Abdülkâdir Geylanî Hazretleri – Risâletü’l Gavsiyye (İlahî İhsan/Kutsal Bağış)

GAVSİYYE

(İlâhî İhsân)

Bismillâhirrahmânirrahîm

Allah-ü teâlâ bana buyurdu ki:

“Ey Gavs,

Biz mekânın mekânıyız. Bize mekân yoktur. Ve biz insanın sırrıyız, insan da bizim sırrımızdır. İnsan yoktur, biz varız ve biz, insanın gayrı değiliz.

İnsanda belirdiğimiz gibi, hiç bir şeyde belirmedik. İnsan bizim bineğimizdir. Diğer yaratıklar ve tüm evren de insanın bineğidir.

Biz ne güzel isteyeniz, insan ne güzel istenendir. İnsan ne güzel binicidir, bütün kâinat ona ne güzel binektir.

İnsan bizim sırrımızdır, biz de insanın sırrıyız. Eğer insan öldükten sonra durumunun ne olacağını bilseydi, dünyada asla dünya yaşamını istemez, her an, “Ya Rabbi, beni öldür, beni öldür” diye yakarırdı.

Mülk, bir ve belirişleri sona erdirici olanın, yani Rabbinindir. Eğer insan bizim indimizde olan mertebesini bilseydi, her nefeste “bugün mülk yalnız benimdir” sözünü söylerdi.

“Yaratıkların hepsi, yaradılış özelliklerine göre amel ve davranışlarda bulunurlar.” Yaradılış özellikleri (fıtrat), ortaya çıkacak belirişlerin (tecellilerin) tohumudur. Bu tohum yaradılışından itibaren, kendine en uygun belirişlerle beslenir, büyür, yeşerir, ta ki yaradılışındaki amaca uygun hizmeti gerçekleştirene dek. “Kuşku yok ki biz, her şeyi kaderle yarattık.”

İnsanın cismi, nefsi, kalbi, ruhu, kulağı, gözü, dili, ayağı, eli ve buna benzer nesi varsa hepsini kendi nefsimiz için kendi nefsimize, yani kendi zatımız (özümüz) ile kendi zatımıza biz belirgin kıldık (izhar ettik). İnsanın yemesi, içmesi, bir iş işlemesi, bir şeye yönelmesi ve bir şeyden uzaklaşması gibi bütün durumlarında biz gizliyiz, onu eyleme iten ve yatıştıran biziz. İnsanda ne belirirse bizim nefsimizdir, bizden ayrı ve gayrı değildir. Ve biz de onun gayrı değiliz.

İnsanı kendi belirişimizin nurundan yarattık. Melekleri de insanın nurundan yarattık.

Uzaklık sahibi nasıl uzaklıktan yakınırsa, yakınlık sahibi de bize yakınlıktan şikayet eder. Sıradan insanları yarattık, cemalimizin (güzelliğimizin) ışığına dayanamadılar. Bizimle aralarına karanlık perdesini koyduk. Seçkin insanları da yarattık, yakınlığımıza dayanamadılar. Onlarla da aramıza nurdan bir perde koyduk.

Değerli veya değersiz ayırımı, deyişleri, yaratılanlar arasında ve onlara göredir. Yaradanın indindeyse (katında) sadece yarattıkları vardır. İnsanlar nefislerine hoş gelen şeyler için iyi, güzel; gelmeyen şeyler için de kötü veya çirkin deyimlerini kullanırlar. Gerçeği bilen kişi için ise yaradılmışlar arasında kesinlikle ayırım yoktur; her yaratılan değerlidir.

İyilik ve kötülük, yaradılanın indindedir. Yaradanın indinde ise hepsi birdir. İnsan, indini; yani bana göre, bence, bana kalırsa gibi başlıklar altında kişisel görüş ve düşünüşlerini terkedip, aslına yönelişi ve kendini Rabb indinde eritişi ölçüsünde ilerler. Bu nedenlerden ötürüdür ki, gerçekleri algılamada (idrakte) olgunluk düzeyine erişmiş kişi, yaratıklarda kusur ya da hata görmez.

Herkes düşünebildiği, kavrayıp algılayabildiği ölçüde eylemlerde bulunur ve sonucunda da, hak ettiği ile karşılaşır.

Her durum ve koşulda, mutlaka, verenden olmağa çalış. Eğer yaratıklarımıza rahmet edip acırsan ve onların hatalarını affedip bağışlarsan, ne mutlu sana.

Sıcak bir günde susuz bir kimse gelip senden su istese ve sende de soğuk su olup, kendini feda etmek pahasına o suyu ona vermezsen, cimrilerin en cimrisinden olursun. Böyle olunca biz, rahmetimizi kullarımızdan nasıl esirgeriz? Oysa biz, kendi nefsimize tanıklık ettik: “Erhamerrahimîn” (acıyanların en acıyarıı, bağışlayanların en bağışlayıcısı) niteliği ile nitelenmiş olduğumuzu, kendi nefsimize tescil ve kaydettik.

Bize “Rabbel Kerîm” ya da “Ya Rabber Rahîm” diye hitab et. Çünkü biz, her kerimden (soylu, cömert) daha kerimiz ve her rahimden (merhametli, acıyan) daha rahîmiz. Bizden kerim ve bizden rahim hiç kimse yoktur; kerem ve rahmet yalnız bizimdir.

Taat (ibadet ve hayırlı iş) sahipleri nimetimizi anarlar, günah sahipleri de rahmetimizi anarlar. Taat sahipleri bereketimize alçalıp zikirde bulunurlar, günah sahipleri de acımamıza alçalıp zikirde bulunurlar. Cennetlik kişiler cennetle, cehennemlik kişiler de cehennemle ve bizimle meşguldürler. Ancak biz cennette belirdikten sonra cennetliklere dostluk ve nimet yoktur, biz cehennemde belirdikten sonra da cehennem halkına yanma, korku ve yalnızlık yoktur. Bizim belirdiğimiz yerde ne cennet kalır, ne cehennem; ne esma yani isimlerimiz, ne sıfatlar, yani niteliklerimiz kalır.

Bizi aracısız olarak, doğrudan doğruya görmek istersen, ne cennete ve cennette olan şeylere bak, ne de cehenneme ve oradaki şeylere. Yalnız bizimle meşgul ol. Çünkü bir kimse bizden başkasıyla meşgul olursa, kıyamet gününde arkadaşı ateş olur.

Bizim cennetlik bazı kullarımız vardır ki, cehennem halkının cehennemden bize sığındıkları gibi, cennet nimetlerinden geçip bize sığınırlar.

Günahkârlar günahlar ile, taat sahipleri de taatleri ile perdelidir. Fakat bunların ötesinde bizim diğer bir topluluğumuz vardır ki, onlar ne günaha kastederter, ne de taate güvenirler. Çünkü biz isyancı kulumuza o günahlardan geçtikten sonra yakınız, bize bağlı kulumuza da, o taatlerden geçtikten sonra yakınız. Ve çünkü hiçbir kimse günahlarla bizden uzak olmadığı gibi, hiçbir kimse de vaadlerle (alâkalarla) bize yakın değildir.

Bizim nebi (peygamber) ve resullerden (habercilerden) başka bir takım kullarımız vardır ki, onların durumundan ne dünya halkı, ne ahiret halkı, ne cennet ehli, ne cehennem ehlinden bir kimse ve ne de bir melek haberli değildir. Onları cennet, cehennem, sevap, günah, huriler, köşkler, gılman ve köleler için de yaratmadık. Her ne kadar tanıyıp bilmese de, onların dünyada varlığına inananlara ne mutlu.

Bizim nazar ve iltifat ettiğimiz gönüle asla yalnızlık gelmez ve ateşte yanıp acı çekmez.

Bize aşık ol, bizim için âşık ol; o aşk biziz. Kalbini ve bütün durumlarını da bizden başkasından uzak kıl.

Aşkın dışını bulup bildiğin zaman, aşktan fânî (yok) olmalısın; çünkü aşk, âşık (seven) ve mâşuk (sevgili) arasında bir perdedir. Âşık, aşktan fena bulduğu (yok olduğu) zaman sevgiliye kavuşur. Gayrından da fânî olmalısın,çünkü aşkın gayrı da seven ve sevilen arasında bir perdedir.

Birlik (vahdet), dille ve sözcüklerle anlatılamayan bir durumdur. Bizi gören kişinin soruya gereksinmesi kalmaz. Bizi görmeyen kişi için de soruların yararı yoktur. Çünkü o, sözde kalmış, sözle perdelenmiştir. Bizi bilmek, görmektir.

Bir kimse bizi bildikten sonra görmeyi isterse, gerçekte görmemiş demektir; perdelidir. Görmeyi, bilmekten farklı sanan kimse, Rabbini görmekten gururdadır.

Buna karşılık, bize kavuşmak isteyen kimse bizim yolumuzda cehdetmeli, yani çaba göstermeli, savaşmalıdır.

“Bizim uğrumuzda mücahede edeni, yollarımızda ilerletip gerçeğe erdiririz.”

“Kendini arıtan kişi mutlaka umduğuna ermiş, kurtuluşa ve mutluluğa kavuşmuştur.”

Savaş ve çaba (mücahede), gözlem ve algı (müşahede) denizlerinden bir denizdir. Balıkları da vâkıflar, yani esrar sahipleridir. Algı denizine girmek isteyen kimseye çaba gereklidir. Çünkü savaş ve çaba, müşahedenin tohumudur. Yani ekip de çaba sahibi olan, algı ve gözlemimize ulaşır.

Bir kimse bizim için çaba sarfederse, ona gözlemimiz vardır; istese de, istemese de. Mücahededen yoksun olan için, müşahedeye yol yoktur. Bizi isteyenlere çaba (cehd) gereklidir.

Kalbi cehde eğilimli olan kula ne mutlu, kalbi şehvetlere eğilimli olan kulun da, vay haline.

Cehdin, yani çabanın amacı, fakirlik ve yoksulluktur. Fakirlik ve yoksulluğu insanın bineği kıldık. O fakirlik ve yoksulluğa binen kimse, eğri yol, ıssız dere ve çöller yürüyüp yorulmadan amacına ulaşır.

Bizim yanımızda fakir, hiçbir şeyi olmayan değil, her şeyde buyruğu olandır. Bir şeyi dileyip olmasını istediği zaman, hemen olur. Fakir, elinde parası, malı ve mülkü olmayan değil, dediği olandır.

Hazreti Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem buyurmuştur ki: “Fakirlik övüncümdür, iftiharımdır. Ben onunla diğer nebi ve resullere karşı övünürüm.”

Bize kavuşmak isteyenler fakrı, yani boşluğu, yokluğu ve hiçliği arzulasınlar; tüm isteklerinden geçsinler. Hatta bu yolda, istememeyi istemek bile bir istektir. Ve bu bile istenemez. Böylece fakrın fakrına, ondan sonra da fakrın fakrından fakra ersinler. Bu şekilde fakr tamam olunca artık onlar yok, ancak biz varız. O zaman, “sen bundan gaflette (habersiz) idin. İşte senden perdeni kaldırdık” denir. Çünkü, fakirlik (hiçlik, belirmemişlik) tamam olunca, o, Allah’tır. Bizim yememiz fakirlerin yemesidir, içtigimiz de fakirlerin içmesidir.

Fakirlik ateşiyle yanan ve şiddetli yoksulluktan kıvranan kırık kalpli birisini gördüğünde, hemen ona yakınlaş çünkü bizimle onun arasında hiçbir perde yoktur. Sana bağlananlara söyle, fakirlerin duasıni ganimet bilsinler; çünkü onlar bizim indimizdedir, biz de onların indindeyiz. Biz fakirlerleyiz, fakirler de bizimledir. Biz fakirlerin sığınağı, meskeni ve nazargâhıyız.

Hem de dönüşleri bizedir (bizimle olur). Onların dünyadaki görünüşleri, bedenleri, az yemekten, az içmekten; nefsleri, şehvetlerin engelinden; kalpleri kuruntulardan ve ruhları kötülüklerden yanmıştır. Kalplerinde aşırı isteklerden birşey kalmamış, kötü düşünceler tamamen kaybolmuştur.

Bunlar, bizim yüzümüzün ışığıyla (lika nuruyla), beka (kalıcılık) sahipleridir.

Bize yaratıkların en sevgilisi, sağır, dilsiz, kör, şaşkın ve ağlayandır. Bize bakmak istediğinde, bizim gayrımızdan uzak olan hüzünlü bir kalp ara.

Kim bize kavuşmak, vasıl olmak isterse, bizim gayrımız olan herşeyden çıkıp sıyrılmalıdır.

Dünya yokuşundan çık ki, ahiret yokuşuna kavuşasın. Ahiret yokuşundan da çık ki, bize kavuşasın.

Biz, dindarlar yolurıu nefs içinde, ârifler yolunu kalp içinde, vâkıflar (sırları bilenler) yolunu da ruh içinde kıldık. Nefsi de özgürler beldesi kıldık. Bu yüzden “özgürlerin yürekleri, sırların mezarlarıdır” demişlerdir. (Bilen demez, deyen bilmez: Hakikate erenler deniz gibi susarlar, birşeyden haberi olmayanlarsa dalga gibi gürlerler)

Kişi gelenlere sabrettiği zaman kulluk düzeyine, arzularını terkettiği zaman da emrin âlemine yükselir. Çünkü Emir Âleminde ne yemek, ne içmek, ne uyumak; kısacası istekle ve madde ile ilgili olan hiçbir şey yoktur.

Cisimlerden, nefslerden; sonra kalplerden ve ruhlardan; sonra da hüküm ve emirden sıyrıl ki, bize erişesin.

Dıştaki beş duyuyla algılanan fiziksel dünya, (Âlem-i Mülk, Âlem-i  Nâsût) ile, içteki beş duyu ile algılanan ruhsal dünya (Âlem-i Melekût) arasında olan her tavır, şeriat tavrıdır. Tanrı niteliklerinden (sıfatlarından) oluşan ruhsal dünya ile, ululuk dünyası (Âlemi Ceberût) arasında olan her tavır, tarikat tavrıdır. Ululuk dünyası ile birlik dünyası (Vahdet, Âlem-i Lâhüt) arasında olan her tavır da hakikat tavrıdır.

Bizim haremimize girmek istediğinde, ne Mülk’e, ne Melekût’a ve ne de Ceberût’a iltifat etme. Çünkü Mülk, âlimin; Melekût ârifin, Ceberût da vâkıfın (esrar sahibinin) şeytanıdır. Bir kimse bunların birisiyle yetinse, bizim indimizde o, kovulmuşlardandır.

İlim sahibi için bizim indimizde yol, ancak ilmini terkettikten sonradır. İlmin ilmi, ilimden cehildir. Eğer ilmini (güvenir de) terketmezse, o, şeytanın mertebesindedir.

Bizce kullarımızın en erdemlisi ve en sevgilisi, ana-babası ve evlâdı olup da, kalbi onlardan geçmiş olan, yalnız bize bağlı bulunandır. Eğer ana-babası ölse onların ölümüne üzülmez, evlâdı ölse onların ölümüyle de kederlenmez. Böylece o kulumuz bu düzeye vardığında bizim indimizde o, lem yelid ve lem yûled (O, doğmadı, doğurrnadı): “Anasız, babasız ve evlâdsız” makamında olur. Bizim sevgimiz, muhabbetimiz yüzünden ana-babasının ve evlâdının yokluğunu algılamamış kimse, birlik ve teklik (vahdaniyet ve ferdaniyet) lezzetini bulamaz.

Ancak bizim yanımızda ye, iç ve uyu; hâzır (uyanık) bir yürek ve nâzır (gören) bir gözle.

Bizim yanımızda, sıradan kişilerin uykusu gibi uyuma, bizi görürsün. Cismin lezzetlerden, nefsin şehvetlerden ve gönlün kuruntulardan, ruhun kötülüklerden (gönüle ve ruha ansızın inen ters fikirler ve kuruntulardan) uzak olup, zatın (özün) bizim zatımızda (özümüzde) yok olmak suretiyle uyu.

Bizim indimizde erdemli (faziletli) olan eylem, cennet ve cehennem gibi bizim gayrımız olan hiç bir şeyin arzulanmadığı ve yapanın da ondan kaybolduğu (uzak bulunduğu) eylemdir.

Bizim yanımızda daha üstün olan masumluk, tövbe edicilerin masumluğudur.

Bizim indimizde erdemli (efdal) olan tövbe, günah işlemediği halde daima istiğfarda bulunan masumların tövbesidir.

Bizim indimizde erdemİi olan gülme, tövbe edici ağlayanların gülmesidir. Tövbe etmek istediğin zaman, önce nefsinden günaha kasti çıkarmalısın. Sonra da kalbinden günah düşüncelerini çııkarmalısın. O zaman tövbe ettiğinde bize kavuşursun; yoksa alaycılardan olursun.

Bize yakın kişi, günahını bilen kişidir. En büyük günah ise, bireyselliktir. Günahını bilen kişiler, güçsüz ve pişmanlık sahibi kimselerdir; işlerine pişman ve acizdirler. Acz (beceriksizliğinin, güçsüzlüğüniin bilincinde olmak) ışık kaynağıdır, Kibir de karanlıklar, kederler ve günahlar kaynağıdır. Pişman olan kullarımıza iyilik ve cömertliğimizi müjdele; kibirli olan kullarımıza da adalet ve intikamımızı bildir.

Bize yakın olan oruç;, kendisinde bizden başkasının bulunmadığı ve oruçlunun da ondan kaybolduğu (uzak olduğu) oruçtur.

Bize yakın olan namaz, kendisinde bizden başkasının olmadığı ve kılanın da ondan kaybolduğu, uzak olduğu namazdır.

Bizim indimizde, miracı olmayanın namazı yoktur. Ve o, namazdan yoksundur. Zira namazdan yoksun olan, bizim indimizde miracdan yoksun olandır.

Mirac, bizim gayrımız olan herşeyden yükselmektir ve miracın kemâli, doruğu da, mazagalbasarü ve matega: “O’nun gözü sapmadı, kaymadı”nın, dikkatini bizden başka hiçbir şey üzerine yoğunlaştırmamanın sırrıdır.”


Reklamlar